5 Ekim 2016 Çarşamba

Return of the Jedi

Merhabalar efendim,

Zamanın bu kadar hızlı aktığını kimse yüksek sesle söylemedi sanırım, o yüzden fark etmemişim en son yazımın üzerinden 1 yıldan fazla  zaman geçtiğini. Buralardaki ölü toprağından kurtulalım o zaman. Gübreleme işi başlasın!

En son nerede bıraktıysam oradayım galiba şu an, hala öğrenci. Ama pardon, master öğrencisi mi demeliydim -utanan maymun suratı. Biricik, tombiş okulum ODTÜ'de Enformatik Enstitüsü'nde Biyoinformatik yüksek lisansına başladım. Bazen yaptığınız seçimler, vereceğiniz kararları etkiler de ne yapsaydım derken kendinizi bir anda cubolop karar vermiş bulursunuz ya, galiba o etkiyi bende Kayseri'deki stajım yaptı. Sadece bana da değil ha, o stajı yapanların yarısı şu anda biyoinformatik yüksek lisansı yapıyor; hatta bizim enstitüde Kayseri'ye yolu düşmüş 4 kişiyiz tam. Genetik mi, biyoteknoloji mi biyoinformatik mi derken bir de bakmışım derslerime başlamışım da databaselere selam çakar olmuşum. Güzel şeyler bunlar.

Şimdilik tez konum belli değil ama şekillenir yakında diye umut ediyorum. Master dersleri zor dediler. 3 tanecik derse yapamazsın dediler. Challenge accepted. Bakalım ne kadarını başarabilicem.
Ben öğrenci olmanın zihni dinç tuttuğu kanısındayım, bu yüzden yeniden öğrenci olmak çok güzel. Galiba lisansta ders çalışmaya doyamadım, hıncımı masterda çıkarıcam gibi. Neyse bir master hikayesi başladı, sonumuz hayrolsun.

Öğrenci olmak güzel de ev kurması sıkıntı, hele öğrenci eviyse orası. Her şeyin ucuzu, ikinci eli derken bi bakmışsın mezarcı gibi 100. yıl evlerini takip eder olmuşsun. Mazoşist değilimdir ama sıkıntı çekmeden, güzelliklerin tadını tam anlayamayacağımıza inanırım. Bu yüzden bu sıkıntılar bile bakış açısında göre anıya, eğlenceye, tecrübeye dönüşebilir. O yüzden kırık fayanslı, yerlerinde duvar boyasının damlalarının sanat eseri oluşturduğu, dans eden dolap kapakları olan evler bu gözle bakınca tatlı görünüyolar.  Ben de çok şükür evimde, bölümümde mutluyum. Önemli olan da bu değil mi azizim?

Yeni okul yılımız hayırlı olsun herkese. Amacımız uzatmadan kısa bir update yapmaktı,MISSION COMPLETED.

O zaman yeni yazılarda,değişik konularda görüşmek üzere.

May the force be with you.

F.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Türbülans'a Girerken

Herkese merhaba !

Gene çarşambayı kıl payı kaçırdım. Neyse gene ne yapıyoruz; çaktırmıyoruz. Daha ne kadar çarşambaları yazmaya devam ederim bilmiyorum. Kamp alışkanlıkları, çabuk sönmemeleri lazım.

Kampımız sona erdi, hepimiz mutlu yuvalarımıza döndük. Okullar geri dönene kadar az bir zamanımız kaldı.Gerçi şunun şurasında 3 gündür boşuz ama şimdiden bir boşluk hissetmeye başladım. Yapacak şey çok var baksanız ama rehavet midir anlamadım ki. Full time çalışma temposundan, "5 çayına ne yesek ?"e kadar farklılaştığım için hafif bir kültür şoku yaşamıyor değilim. Neyse çok değil, bir ay sonra diğer sevimli yuvam, okuluma geri dönüyorum. Gelsin projeler, ders seçimleri ve son dönem heyecanları.

Bu bir aylık planımda ne çok şey var, baya çok şey var. Mesela biraz rahat olduğumdan YDS başvurusunu kaçırmışım ama ALES var, TOEFL var. Bunlar hep ilgi isteyen abilerimiz. Bunun yanında yapacağım proje için makale taraması yapmalıyım. Bu kısmı biraz korkutucu ama merak uyandırıcı da. Bir de, kamptan kalan bilgileri taşlaştırmamak adına Python'da yazdığımız kodları tekrardan gözden geçirip, gerekirse tekrardan yazmaya çalışmalıyım. Hepsinin üstüne ders seçimleri, hoca araştırmaları falan. O bir ay yarın bitecek gibi duruyor da, bakalım.

O değil de, ne kadar çok dizi varmış memlekette ya. Sanki insanlar nefes aldıkça bir sayfa daha ekleniyor o senaryoya ve böylece yüz binlerce dizi kadar senaryo oluyor. Eve gelince buna şaşırmıştım baya. Hadi şimdi hep beraber şaşıralım.


Bugünü TED Talk ile değil de  kelebekli bir şarkı ile bitirelim, mutlu olalım. Buyurun efem.




Batarken güneş ardında tepelerin...

FC.

13 Ağustos 2015 Perşembe

Google It !

Merhabalar !

Blog günümü geçirdim galiba, ama çaktırmazsanız çarşamba yazmış gibi olurum bence, yeter ki gönüller bir olsun. Peki, şimdi saçmalama modunu kapatıp yazımıza geçiyoruz.

Takip edebildiyseniz eğer bileceğiniz üzere, biyoinformatik stajımızda son haftamıza girdik, hatta son günlerdeyiz. Cumartesi Kayseri'yi terk edeceğiz biz yabanıllar olarak. Normalde planda olmayan bu son bir haftamızda ise - normal şartlarda staj geçen cuma bitiyordu -, madem o kadar öğrendik, haydi pratiğe koyalım diyerek primer tasarlamaya giriştik. Hep kullanırdık primerleri - evet boş zamanlarımda primer kullanıyorum -, ancak bugüne kadar bize lazım olan Tm, GC içeriği gibi şeylerdi ve bunları hazır programlara girerek olabilecek primerleri görürdük. Ama artık devir değişti, devran döndü! Bu hafta yapmaya çalıştığımız şey, tamamen yeni, biraz da farklı - maalesef ayrıntısına giremeyeceğim, Fatma X dosyasında saklı bilgiler - bir primer tahmin etme programı yazmaya çalışmak oldu. Hala çalışıyoruz, çünkü hesaba katmak gereken çok fazla parametre var. Değerlerin doğruluğu için de bir kaynak olmadığından emin olamıyoruz ve sürekli deneme yanılma yoluna giriyoruz, bu da bizi biraz uğraştırıyor. Gerçi baya ilerledik diyebilirim, şu anda programımız uygun primerleri buluyor, optimizasyonunu yapıyor ancak son bir kaç adım kaldı. Belki gidene kadar biter. Tabi bizsiz de çok kolay yürür, malum çoğu şeyi hoca yapıyor ya da düzenliyor. Son halini merak içinde bekliyoruz, kim bilir belki ilerde bu programla primer buluruz.

Haberiniz var mı bilmiyorum. Google, yeni bir kararla tüm şirketlerini Alphabet isimli bir şirket altında birleştirdi. Bu şekilde yönetimde kolaylığı ve  ilgili alana daha çok yoğunlaşmayı planlıyormuş. Haberi ilk okuduğumda korkmuştum Google'ın adı mı değişti diye, ama mutlu haber; değişmemiş. Google da şu anda Alphabet'in altında bir şirket olarak varlığını sürdürüyor. Alphabet olmasının sebebi ise her harfe bir şirket kurmuş olmaları. İnsan düşünmeden edemiyor, bu adamlar yememiş içmemiş şirket mi kurmuş diye ama öyle galiba. Sonuçta Google'ın tarihi 1997'ye falan dayanıyor, altı üstü 18 yıl, ama şu anda dünya deviler falan falan (Şaşırmacalar). Haberi okurken gene bilmediğim bir şey öğrendim. Google'ın hayat uzatma projesi varmış. O şirketin adı da Calico. Ne tatlı ismi var değil mi! Ama bence Princeton'lıları kayırıyorlar. Akademik kadrosunun neredeyse tamamı Princeton Ünversitesi'nden geçmiş insanlar. Gerçi onlar Google'a girmesin de ben mi gireyim. Bakalım, belki gerçekten uzatmayı başarırlar. Böylece hepimiz birer Mr. Nobody oluruz belki.

Bugünlük benden bu kadar. Primere ve Counter'a devam. Grubun Counter'daki en zayıf halkası olarak sürekli ölsem de beraber oyun oynamak çok zevkliymiş. Primerden arta kalan zamanlarımızı bu şekilde doldurduğumuz için sıkıntı bize hiç uğramıyor. Son günlerimiz gene ilk günlerimiz gibi geçiyor, sadece bitmesinin getirdiği ufak bir burukluk var bende, ama bunu da ev+anne+mutfak üçlüsünü hayal ederek geçirmeye çalışıyorum.

Bugünkü yazımı gene TED konuşmaları ile bitireceğim. Çok farklı alanlarda konuşmalar var demiştim ya, buyurun size iki bambaşka alan daha: Kozmoloji ve edebiyat.


Jedidah Isler - How I fell in love with quasars, blazars and our incredible universe


Elif Şafak - The politics of Fiction



Sevgiler.

FC.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Galiba çok oyuncuyuz !

Merhabalar efendim,

Bir yazıyla daha karşınızda bulunuyorum. Eğer stajımızı uzatmasaydık, iki gün sonra bitecekti maazallah. Neyse ki Kayseri havasını soluyacağımız bir haftamız daha var. Son haftalara girerken,biz de artık son hazırlıklarımızı yapıyoruz, ilişmedik ne varsa hepsine biraz biraz girmeye çalışıyoruz. Baya bir şeye giriş yaptık, hatta bazılarında ilerledik bile. Mesela D3, mesela HTML, mesela R. D3 ne derseniz, yaptığınız analizleri görüntülemek için harika bir araç. Çok tatlı, çok kullanışlı taslaklar sunuyor size. Bizse verilerimizi görselleştirmek için D3, HTML ve JavaScript kullanıyoruz. JavaScript 3 saatte öğrenilmez tabi, bu nedenle sadece girişte işimize yarayacak kısımları öğrendik diyebilirim. Yapması da çok eğlenceli D3'ü. Hatta eğlencenin tavan yapması durumu da mevcut, çünkü ekipçe sardığımız Agario oyununu yapmaya çalıştık en son. Tamam o kadar da kolay bir oyun değilmiş ama ilerleme kaydettik sonuçta. Toplarımız birbirini yiyebiliyor şimdilik. Tabi biz işin biyoinformatik verilerini görselleştirme kısmı için öğrendik bunu ama oyun oynamaktan kime zarar gelir ki :)

Oyun demişken, Minecraft'a ihanet ediyoruz bu aralar, çünkü Counter Strike ve Agario'ya sardık dediğim gibi. Takım şeklinde oynadıktan sonra hangi oyun olduğu sorun değil bizce. Agario'da Genkök, Ajdar, Nesley, Jivoda, Messi, Osmy, Paker,Phi ya da USB isimlerinden herhangi birine denk gelirseniz onlar biziz. Feedlerseniz feedleriz :)

Bunların haricinde de dün ve bugün Dev Game Tycoon turnuvası yaptık. Bu oyun ise, belli kombinasyonlar yaparak oyun tasarladığınız ve oturup oyun tutsun diye dua ettiğiniz bir oyun. Oyun içinde oyun yapıyorsunuz yani. Ama batma riskiniz çok yüksek, ya da ilerleyememe riski. Baya turnuva oldu bizimki, birincimiz Mustafa ödülünü bekliyor sabırsızlıkla.

Oyun kısmı bir yana, öğrenme sürecimiz de şu anda Codecademy HTML dersleriyle devam ediyor. Ekranda o tatlı tabloları, resimleri çıkarmak çok hoş. Haftaya da R'a başlayacağız. Zaten buraya R'a çalışarak gelmiştik, bu nedenle sadece bir hatırlamamız lazım hepimizin.

Dünkü turnuvamızı da Starbucks'ta yaptık. İlginç oldu, çünkü anneleriyle içecek almaya gelmiş çocukların  gözlerinin bizim masamıza doğru yuvarlandığını görür gibiydim. Eminim ki bizi çok kıskanmışlardır. Turnuvadan önce ise sunumlarımızı yaptık. Ne kadar tanıdık değil mi? Her şartta sunum yapılır efem. Bu defa isimlerimizle alakalı her şeyi anlattık sunumumuzda. Benim için çok zor olmadı, malum sadece Türkiye'de değil bir çok ülkede baya yaygın bir isim. Portekiz'de bile. Hatta şehri bile var Portekiz'de. Ama hikayesini siz araştırın, zira biraz uzun.

Söylemeye ne hacet, stajımız tüm eğlencesi ve hızıyla devam ediyor. Sona yaklaştık ama unutulmaz zamanlarımız hafızalarımıza yerleşmekte.

Bu yazıyı da gene iki tane TED konuşmasıyla bitirmek istiyorum. Tamam yukarıda konularla pek bir alakası yok ama farklı şeyler görmek ufkumuzu açar değil mi ? Buyrun o zaman.

İlk video, dil öğrenmeye beyninin %200'ünü falan ayırmış, bunu artık bir hobiye çevirmiş, şu anda da Harvard'da öğrenimine devam eden Tim Doner'ın öyküsü.




İkinci video ise, şahsen benim izlemekten büyük keyif aldığım, insanların yapamazsın demelerine karşın bir şeyleri başarmış insanların öykülerinden, Maysoon Zayid'in öyküsü.  İyi seyirler.

.



Güzel günlerde görüşmek üzere.

FC.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

TED

Merhabalar,

TED Talks (TED Konuşmaları) ile daha önce tanıştınız mı bilmiyorum. Tanışmadıysanız hazır olun. Ben bu video serileriyle üniversite 1. sınıfta bir hocam vasıtasıyla tanışmıştım. O gün bugündür her sıkıldığımda, "Hadi bir TED izleyeyim yaağ" diyerek bu konuşmaları kendime arkadaş ettim. Teknoloji, dizayn ve eğlence kavramlarını adında taşısa da bu konuların haricinde yüzlerce farklı konularda, alanlarında uzman insanların başarı hikayeleri, ilham verici ya da salt bilgilendirici  konuşmalarını içeren harika bir havuz kaynak. Paylaşmaya değer olduklarından bu yazıda da sizinle iki tane TED videosundan bahsetmek istiyorum. Bundan sonra da bir süre bu konuşmaları paylaşmaya devam edeceğim. Umarım herkesin ilgisini çekebilecek, farklı konular ya da en azından yeni şeyler öğrenmenizi sağlayacak konular olur.

Bugünkü videolardan ilki olan bu video, renk körü olan Neil Harbisson'un geliştirilmiş teknolojik bir alet yardımıyla renkleri duyabilmesiyle alakalı. İlginç, değil mi ? :)




İkinci videomuz ise hali hazırda Stanford University'de öğretim görevlisi olan Manu Prakash'ın asistanlarıyla birlikte 50 cent ve biraz beyin kullanarak, origami yapar gibi katlanan bir mikroskop yapmalarını anlattığı video. Bu gözler daha neler görecek bilmem ama Manu Hocamız aşmış biraz.




Bu iki mükemmel videoyla TED serüvenimize başlamış olalım. İngilizce sıkıntı olacaksa YouTube'da çoğu video için Türkçe ya da İngilizce altyazı bulabilirsiniz. Umarım bu konuşmalar bana kattığı gibi size de çok şeyler katar.

Görüşmek üzere.
FC.

30 Temmuz 2015 Perşembe

Everyday I'm Pythoning !

Herkese merhaba !

Yaklaşık 12 saat önce halüsinasyonlar görmeye başlamıştım ki hackathonumuzun sonuna geldik. 48 saat dile kolay! Uyku ihtiyacımızı ortadan kaldırsak süper insanlar olacağız resmen. Ama tüm uykusuzluğumuz, zombiliklerimize rağmen çok eğlenceli bir hackathonu geride bıraktık.




Biraz bahsetmek gerekirse, bu hackathon bioinformatik alanında bir ilk oldu. Bilgisayarcıları görüp kıskanırdım hep, bu yüzden bu hackathon benim için bir hayalimin gerçekleşmesiydi. Kapadokya'dan gelir gelmez odamızı amaca uygun halde şekillendirmeye başladık. Ev hissi yaratmak için halıflekslerimizi, açık büfe yemek alanımızı, semaverimizi ihmal etmedik. E 48 saat geçecek orada, en rahatı olmalı. Tüm bunlardan sonra, gözlerimizden fışkıran heyecanla başladık pazartesi günü. Saat 10 diye konuşmuştuk ama malum Türk’üz. Bizim saate göre 11 oldu o son rötüşlardan kaynaklı olarak.
Yaptığımız tüm etkinlikleri, açtığımız Twitter hesabından ilgilenen insanlarla paylaşmayı amaçladık. Bu denli interaktif olması, bizim de hackathon boyunca eğlencemiz oldu. Nedenlerine birazdan geleceğim.  İki gruba ayrıldık; Chickbeans (Nohutlar) vs. Beans (Fasülyeler ) olmak üzere. Benim grubum Beans’di. Ahmet Hoca bizim grupta olduğu için, sıkıştığımız anda en profesyonel yardımı alma açısından çok şanslıydık.



Toplamda 8 görevlerimiz vardı ancak insan oluşumuz ve zaman kısıtlılığı sebebiyle sadece 5’ini tamamlayabildik, kalanı ödev oldu. Görevlerimiz de temel olarak, basitten zora doğru giden biyoinformatik görevleriydi. Başta, verilen bir sekansı inceleme; yani ne kadar baz var, yabancı baz var mı, olan kodonları bulup sıralama gibi ısınma görevleriydi. Sonraları ise verilen bir FASTQ sekansını uygun hale dönüştürüp sonra da bu sekans üzerinde analiz yapmaya çalıştık. Elimizdeki parçaları birleştirerek, adeta bir yap-boz yapar gibi bunların tüm gende nerelere denk geldiğini bulduk. Bu gerçekten zor bir görevdi. Tüm sekansın sadece %0.05'ine bakarak bir sonuca ulaşmaya çalıştık. Ahmet Hoca'nın deneyimleri sağ olsun, uzun bir düşünme aşamasından sonra başarıyla tamamladık ve son görevimizi de böylece bitirmiş olduk. Yazdığımız kodları da Wiki sayfamızda paylaşarak herkesin faydalanabileceği bir kaynak haline getirdik. 



İnteraktiftik dedim ya, bunu bir üst boyuta taşıyarak takipçilerimizden 3 tanesiyle GenKök'te buluşup çay içtik :) Bizim gibi Python kodlaması yapan bir grup yazılımcı, canlarının sıkılması üzerine bizi ziyarete gelmek istediler. Biz de memnuniyetle dedik ve gecenin bir yarısı, eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik. Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum buradan.



Hep mi çalıştık? Hayır tabii ki, Ya da evet. Bilmiyorum. Ama uyumak gerektiğini biliyorum. Uyumak için de önceden koyduğumuz halılarımız en büyük kurtarıcımız oldular. Bir kısmımız koltuklarda, bir kısmımız taşınabilir sandalyelerde ve bir kısmımızda yerde yattı. Sabah uyandığımızda biraz tutulmuş olsak da, görevler tutulan boyunları açmak için birebirdi.




Hackathonumuz bitti. Peki ne mi oldu ? Biz çok eğlendik mesela. Ne kadar yoğun çalışırsak çalışalım, iyi ve uyumlu bir ekip, komik insanlar, komik videolar, iyi bir liderle mutlu olabileceğimizi gördük. İnsanların özverisiyle hiç yoktan nasıl başarılı olunabileceğini gördük sonra. Kodlamak nasıl bir şey ki zaman zaman eğlenceli olabiliyorken, zaman zaman saatlerce aynı şey üzerinde uğraştırarak monitörü parçalama isteği uyandırıyor diye düşündük. Ama her şeyden önce, iyi ki buraya gelmişiz, Ahmet Hoca'yı tanımışız, böylesine yenilikçi projelerin içinde yer alma fırsatı yakalamışız dedik.

Bu işte rekabet de vardı evet. Ne mi oldu sonuç ? Kazananı açıklıyorum:



Bizim için unutulmaz bir deneyim oldu. Biz başlattık siz sürdürün ki biyoinformatik daha da tanınsın, bilinsin Türkiye'de. Unutmayın, bilgi paylaştıkça çoğalır.

Sevgiler.

FC.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Eye-Bee-M

Herkese Merhaba!

Bir haftayı daha geride bırakmış neferler olarak, ivmemizi artırıyoruz ve mutant kıvamına gelene kadar çalışmayı sürdürüyoruz. Son bir kaç gündür baya uykusuz günler geçiriyoruz ama bunu hiç bir şey olduğunu da biliyoruz. Uyumayı seven insanlara yeterli uyku saati hakkında soru sormak çok yanlış tabi ama gene de bunu objektif olarak söylüyorum. Bu aralar çokça sunum yapıyoruz, bu nedenle de yetiştirmek mesele oluyor tabi. Ama alnımızın akıyla (!) işin içinden çıktık gibi. Ünlemin anlamını maalesef sadece benimle odamızda olan arkadaşlarım anlayacak. Neyse bugünkü yazımın konusuna gelelim.

Hocamız hepimizden, kendi belirlediği bir teknoloji firması hakkında sunum yapmamızı istedi. Verilen şirketler IBM, Xerox, Apple, HP, Dell ve Microsoft'tu. Ben IBM'den sorumlu oldum. Bu arada bu sunumlarımızı YouTube'da yayınlamayı düşünyoruz. Okumaktansa dinlemeyi sevenleriniz varsa, sizler için kompakt bir teknolojiye giriş paketi olabilir. Bu yazımda da sunumum için derlediğim bilgileri sizinle paylaşmak istedim.

IBM yani International Business Machines 1911 yılında Thomas J. Watson ve Charles Flintt tarafından New York'ta kurulmuş. Aslında ilk kurulduğunda adı Computing-Tabulating-Recording Company'mış ve şirketin kuruluş amacı delikli kart üretmekmiş. Ama girişimci ruh durur mu? Genişletmişler şirketi. Tartıdan kıyma makinesine, hesap makinesinden kahve öğütücüye kadar o zamanların son teknoloji aletlerini geliştirmeye başlamışlar. Bu nedenle 1924'te adlarını değiştirerek bugünkü IBM isminin temelini atmışlar. 

 IBM, tamam büyük ama bu kadar da beklememiştim doğrusu. Ne kadar m büyük? 170'ten fazla ülkede temsilcilikleri e kullanıcıları var, 420 binden fazla çalışanları var. Bu özellikleriyle dünyanın en büyük bilişim teknolojisi şirketi IBM. Bunun en büyük etkenlerinden biri de çok dallı budaklı olmaları. Artık kıyma makinesi üretmiyorlar ama çağ neyi gerektiriyorsa ve en teknolojik ne ise ona yöneliyorlar. Faaliyetleri arasında yazılım, donanım ve bilgisayar üretimi, sunucu servisi ve bunun yanında tonlarca patent almalarına yarayan AR-GE bölümleri var. Tonlarca patent evet. Şöyle ki 2012 yılında aldıkları patent sayısı 6478 ile Türkiye'nin o yıl toplam aldığı patent sayısından yaklaşık bir 2000 kadar fazla. E tabi ben bunu öğrenince bir şok! Ben mi olayım en büyük şirket ! Tüm bu çalışmalar tabi skor tablolarına da yansımış ve IBM'in geliri 100 milyar dolara yaklaşmış. Interbrand adresinden öğrenebileceğiniz üzere de en değerli şirketler sırasında 4'ten aşağı inmiyor zaten.

IBMi bilen genelde bilgisayarlarla bilir. İlk kişisel bilgisayar da zaten IBM çıkışlı. Madem öyle biz de en iyisi olduğumuzu  kanıtlayalım demişler. Bunun için de Watson ve DeepBlue isimli bilgisayarlar geliştirmişler. Bunlar öyle bilgisayarlar ki, mesela Watson Jeopardy isimli yarışmada, bu yarışmayı 74 kes kazanan Ken Jennings ve bu yarışmadan baya yüklü bir miktar para kazanan Brad Rutter'ı yenerek bu yarışmadan 1 milyon dolar kazandı. Deep Blue ise satranç şampiyonu Gary Kasparov ile yaptığı maçta, bir satranç maçını kazanan ilk bilgisayar oldu. Buyurun size kanıt. Yapay zeka'da dönüm noktaları bunlar. Çünkü Watson insan dilini anlayan ve günlük konuşmayı çözen bir bilgisayar olarak yapay zeka alanında çok önemli umutlar vaat ediyor.

Yüz milyon baloncuk yuttum. IBM  de yüz milyon patent kazanmış(mübalağa yaptım, kıps). Peki ne yapmış da kazanmış. Mesela her gün oynadığınız Sony PS3,Wii, XBox360, nintendo gibi konsolların mikroişlemcileri hep IBM marka. Sonra... Mesela ilk akıllı telefon sayılan Simon Personal Communicator da gene 1994 yılında IBM tarafından piyasaya sunuldu. Tipine internetten bakın, yani baya komik ama ilk telefonunuzu düşünün ve kıyaslayın. Zamanına göre çığır açıcı bir şey. Disketleri hatırlarsınız. Az mı Mario oynadık. Heh! İşte onlar da IBM'den. 

Yok ama daha bitmedi. ATM,hard disk,barkod,SQL dili,RAM başta olmak üzere çok daha yenilikçi fikirleri ve uygulamalı olmuş bu dev şirketin. Bunun dışında Apollo uzay görevnde sağladıkları bilgiayarlarla uzayla aramızdaki iletişimin sağlamlığını kesinleştirmişler. 1 milyar nöron ve 256 milyon sinapsı takit ettikleri Skynet projelerinin bir kısmı bitmiş durumda. Nörolojik çalışmalarda çok önemli bir araç olacak gibi.Kalp ameliyatlarında hastanın yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan kalp-ciğer (heart-lung machine) makinesi ve kanser genetiği alanındaki çığır açıcı fikirleriyle de sağlık alanında bile isimlerinden söz ettiriyorlar.

He bu arada, bir de, IBM kalp Apple ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Kişisel bilgisayarlar ortaya çıkmaya başladığında baya kavgalıydı bu tipler. İlgili arkadaşlar Steve Jobs ve IBM yazarak Steve'ciğimin IBM'i ne kadar sevdiğini(!) görebilir. O zamanlar baya çatışmalar dönmüş ama geçen yıl IBM ile Apple bir ortaklığa imza atmışlar.Bu ortaklık ile IBM'in teknolojisini Apple telefonlara uygulayarak, sağladığı bulut hizmetiyle Apple'ı kurumsallaşma alanında bir adım daha öne götürmeyi planlıyorlar. Yıllar yılı süren rekabet baya güçlü bir ittifaka dönüşmüş, bakalım iyi mi olmuş. Bu iki şirket arasında dönen bir de mit  var. Bu da şöyle ki, IBM'in "Think" sloganına karşı Apple "Think Different" diyerek kendince baya bir ezmiş bizim oğlanı. Doğru mudur bilmem ama mantıklı olabilir. 

Son olarak IBMle alakalı şunları söyleyeceğim. IBM'in 5 çalışanı farklı alanlarda Nobel ödülü almışlar, yani kanıtlı zekalar. Bir de şirket politikası gereği, ırksal ayrımcılık ve cinsiyetçilik gibi konularda çok sıkı önlemleri var. Bu da IBM'i baya tatlış bir şirket yapıyor. 

Yapacağım sunumda aşağı yukarı ( baya baya ) bunlardan bahsediyor olacağım. Organize bir şekilde yapacağımız sunumumuzu YouTube'a yüklemeyi düşünüyoruz. eğer gerçekleşirse linkini paylaşacağım. 

Teknolojinin gücü adına !!

Sevgiler.
FC.